Kaynak I
Bir felsefe sistemidir. İlk olarak Alman düşünür Martin Heidegger tarafından ortaya atılmış (1927), İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransız düşünür ve romancı Sartre'nin benimsemesi ve edebiyata uygulaması ile bütün dünyada yaygınlaşmıştır.
Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:
- Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.
- Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık'ın anlamının araştırılmasını da içerir.
- Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüş her türlü gerekirciliğin karşıtıdır.
- İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir "dünyada var olma"dır. Bir başka deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran somut tarihsel bir durum içindedir.
Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Kierkegaard'ı izleyen Franz Kafka, Das Schools, Şato, Der Prozess, Dava adlı eserlerinde insanın varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimledi. Çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre'ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir'in yapıtlarında, Albert Camus'nün roman ve oyunlarında, özellikle de L'Homme Revolte (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi.
Egzistansiyalizmin Başlıca Özellikleri
- Bireyin, geleceğini kendisinin belirleyebileceğini ileri süren bir felsefi anlayışa dayanır.
- Sanatçılar, yapıtlarında insanın kendisini aşması gerektiği, hür olmaya mecbur olduğu gibi konulan işlemiştir.
- Yapıtlarda karakter yoktur, çeşitli durumlarla karşı karşıya kalmış insanlar vardır.
Egzistansiyalizmin Önemli temsilcileri
Jean Paul Sartre, AJbert Camus, Andre Gide, Samuel Beckett, Franz Kafka
İnsanın tüm evren içindeki yerini, bu evrenle ilişkisini ve iç dünyasını açıklamayı amaçlayan bir felsefe akımıdır. Bu felsefenin kökenleri ilkçağ düşünürlerine kadar uzanırsa da, Danimarkalı düşünür S0ren Kierkegaard (1813-1855) bu akımın öncüsü olarak kabul edilir. Özellikle 1930'lardan sonra yaygınlaşan Varoluşçuluk felsefesinin başlıca temsilcileri arasında Gabriel Marcel (1889-1973), Kari Jaspers (1883-1993), Martin Heidegger (1889-1976) ve Jean-Paul Sartre (1905-1980) sayılabilir.
Varoluşçu felsefeye göre insan kendini arar, var olma nedenini anlamaya çalışır, ama sorularına kesin yanıtlar bulamaz. Böylece gelecekten kuşkuya düşer, kaygı duyar ve bunalıma sürüklenir.
Tanrıcı varoluşçulardan Kierkegaard çıkmazdan kurtulmasını tanrısal bir güce inanmaya bağlar. Öte yanda, Heidegger ve Sartre gibi tanrıtanımaz Varoluşçu düşünürler insan ve varoluş sorununa daha farklı bir biçimde yaklaşırlar. Buna göre, tüm varlıklar arasında bir tek insan önce var olur, sonra kendi özünü yaratır. Örneğin, bir koltuk önceden var olan bir koltuk düşüncesine göre yapılır. Lale soğanı sonunda lale çiçeğine dönüşür. Yani koltuğun da, lalenin de özleri kendileri var olmadan önce de vardır. Yalnız insan varoluşundan sonra özünü yaratır. Çünkü insan var olmadan önce tanımlanamaz. Ne olacağı, nasıl davranacağı bilinemez. Onun için, özellikle Sartre'a göre, insanın varoluşu özünden önce gelir; sonra insan kendi seçimiyle özünü yaratır. Nasıl bir insan olacağına, birçok seçenekler arasında tercihler yaparak karar verir. Yaşam içinde acı çekerek, mücadele ederek özünü oluşturur. İnsan tek basınadır ve dünyada kendisine yol gösterecek hiçbir şey yoktur. Ama insan özgürdür. Özgürlük her türlü değerin temelini oluşturur ve çeşitli olanaklar arasında seçim yapabilmeyi sağlar. İnsan özgür olarak yaptığı seçimlerle kendi özünü yaratır. Bu nedenle de yarattığı bu özden sorumludur. Bu sorumluluk yalnız kendine değil, tüm insanlara karşıdır.
İnsan yaptığı seçimlerle tüm insanlara da aynı biçimde davranmayı önermiş olur. Örneğin, belirli bir gazeteyi okumayı seçtiğinde, tüm insanlara da aynı gazeteyi önermeyi tasarlamıştır. Bu çok büyük bir sorumluluktur, çünkü insan seçtiği ya da seçmediği tüm seçeneklerden, hatta dünyada olup biten tüm olaylardan, bu olaylara taraf olsun ya da olmasın, şu ya da bu biçimde sorumludur. İnsan bu sorumluluk altında bunalır. İnsanın içindeki bunaltının nedeni de budur. Çoğu insan yaptıklarının yalnızca kendisini bağladığına, yalnızca kendine karşı sorumluluğu olduğuna inanmaya çalışır, ama bu bunaltıdan kurtulamaz. Çünkü sorumluluk ve bunaltı onun insan olmasından kaynaklanmaktadır.
Varoluşçu felsefede varoluş bireyseldir ve varoluş sorununu da içinde taşır. İnsan yaşamında, içlerinden birini seçebileceği birçok olanakla karşılaşırsa da, sonuçta bu seçimi koşullandıran ve sınırlandıran belirli bir tarihsel dönemde yaşamaktadır. Bu da, insanın varoluşu için belirli tehlikeler doğurabilir. Bu tehlikelerin başında, özünü yitirerek bir nesneye dönüşmesi ve kendine yabancılaşması gelir. Bazı Varoluşçu düşünürler, insanın başka insanlarla ilişkisinin yabancılaşmayı doğuracağını ileri sürerken, başkaları insanlar arasındaki iletişimin olumlu olabileceğini savunmuştur.
Varoluşçuluk başta edebiyat olmak üzere çeşitli kültürel alanları da etkiledi. Sartre oyunlarında ve romanlarında çağdaş Var-oluşçuluk'u işledi. Albert Camus'nün, Franz Kafka'nın, Simone de Beauvoir'ın yapıtlarında Varoluşçuluk önemli bir tema olarak yer aldı. Albert Camus'nün özellikle Yabancı (/'Ûtranger; 1942) romanı ile Başkaldıran insan (l'Homme revolte; 1951) adlı denemesi ve Franz Kafka'nın Şato (Das Schloss; 1922) ile Dava {Der Prozess; 1924) adlı yapıtları Varoluşçuluk Akımı'nın edebiyat alanındaki başlıca örneklerindendir.
![]() |
| Jean Paul Sartre |
![]() |
| Albert Camus |
Varoluşçuluk kuramsallaşmadan çok önce insanın yeryüzündeki konumunu inceleyen yazarlar yok değildi hiç kuşkusuz. Bu akım doğmadan çok önce dünya edebiyat tarihinin vazgeçilmez isimlerinden Franz Kafka, yaşadığımız dünyada insanoğlunun içinde bulunduğu saçma ortamı ortaya koymuştur. "Dava", "Açlık Şampiyonu", "Şato", "Amerika", "Çin Seddi", "Değişim, Ceza Sömürgesi" gibi eserlerinde Kafka, düzenle uzlaşamayan insanları anlatmıştır.
Not: Üç ayrı kaynak kullanılmıştır.



0 yorum:
Yorum Gönder